İnsanlar tarih öncesi çağlardan beri “rahat yaşamak”, yerleşmek için hep deniz kenarlarını ve nehir kıyılarını tercih etmişlerdir. Akarsulara yakın olan bu yerler tepe etekleri ve yamaçlardır.Atalarımız da dağların veya tepelerin güneye bakan kısımlarını “mesken” edinmişlerdir.Suya yakın olmak demek ihtiyacı “kolayından gidermek”, aynı zamanda kolay ulaşım, daha yumuşak bir iklimve daha verimli topraklar demektir.Köy olarak kurulan bu ilk yerleşim alanları zamanla şehre daha sonraları da “evrilerek” günümüzde kente dönüşmüş durumdadır.
***
Şehir; bir tarihi olan ve bu tarihi sürecin göstergelerini barındıran, başka bir değişle mimari olarak, kültürel ve sanatsal anlamda geçmişini taşıyan, yaşayan ve yaşatan, günün “hayat koşullarına” da cevap verebilen yaşam ve yerleşim alanı anlamına gelir.Kent; “modern dönemde” endüstrileşme ile birlikte ortaya çıkmış, yeni yerleşim alanı anlayışıyla kurulmuş, yapısal olarak eskiliğini silmiş, tarihi izlerini yitirmiş yerlerdir.Coğrafya bakımından şehir “doğal olarak” kurulup gelişirken, kent ise “sonradan inşa” edilir geliştirilir, modern diye tabir olunan kavramın, çelik konstrüksiyon üzerine inşa ettiği bir yerleşim şeklidir.Günümüz insanı doğal olan yerleşim yerini “ihlal ederek” ihtiyaç alanlarına doğru, önce şehirleşme sonra kentleşme adına yayılmış, bu süreçte yayılma refahını elde ederken kısıtladığı tabii ihtiyaç alanlarının bir nevi başına “bela” etmiştir.***Bir medeniyet değişimi olduğu günümüzde, artık yapılar yapılırken yer seçimine dikkat edilen eski kurallar unutulmuş durumda. Eskiden güvenlik öncelik arzederken şimdi “rahat ve kolayda olmak” öncelik haline gelmiş bulunuyor.Eski insanlar “dere yatağına” bina yapmaz, mecburiyetten yaptığının da alt katları taştan yapardı. Buraları samanlık ve ahır olarak kullanırlardı.Günümüz mimarisinin yaptığı binalara baktığınızda ise “düz giriş” diye bir tabir oluşmuş durumda, bir çok binanın düz girişli olduğunu görürüz. Düz giriş kolaylıkken esasen “büyük riskleri” de beraberinde getirir. ***Kente kadar büyüyen köy, aslında büyük bir sıkıntıyı tarihle birlikte günümüze taşımış durumdadır. Kent olgusu ile sınırları büyüyen ve tabiatın hareket alanını kısıtlayan yerleşim yerleri zorlamayla “kendi sonunu” bir nevi kendi hazırlamaktadır.Yerleşime uygun olmayan alanların –zorlanarak- ıslah edilerek yerleşime açılması felaketlere davetiye çıkarmanın diğer bir adı oluyor aslıda.Yaşanan sel felaketlerinin arka planına baktığımızda köyden şehre oradan da kente dönüşen kontrolsüzce büyüyen yerleşim alanlarının olası sonuçlarını görmekteyiz.Sıkıntıya düşen yerlerin aslında birbirine “benzeyen özellikte” oldukları görünmektedir, neredeyse tamamı akarsu havzalarını kurulmuş yerlerdir.Tepeden ovaya doğru yayılan bir yerleşme mantığı ilerleyerek ta “suyun hareket alanını” bulmuş durumdadır.Akarsuların taşım alanlarına kadar giren yerleşim yerleri ve buna karşı alınmayan veya yetersiz önlemler sonucun kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.Bir de buna “küresel ısınma” ve beraberinde getirdiği olumsuz iklim şartları ve mimari hatalar eklenince insan hayatını hiçe sayan durumlar meydana gelmektedir.…Sel esnasında insanoğlunun pekte bir şey yapamadan teslim olur pozisyonda kalakalması, tabiat karşısında insanın “acziyetinin” bir göstergesi gibidir.…Millet olarak “köyden kente” doğru olan göçümüz yanlış uygulamalarla “felakete” doğru yol almaktadır.









