Türk milleti, öncesinde olduğu gibi devletimizin kuruluşundan bu yana, çok değerli bilim adamları ve sanatçılar yetiştirmiştir. Temelleri zengin bir kültür ve medeniyetin üzerine kurulu bu topraklar; hamuru derin duygularla yoğrulmuş Namık Kemaller ’i, Mustafa Kemaller ’i, Mehmet Akifler ’i, Ziya Gökalpler ’i, Mümtaz Turhanlar ’ı, Erol Güngörler ’i, H. Nihal Atsızlar ’ı ve daha nice yiğitleri çıkarmış. Hepsini bağrından doğurmuştur. Onlar da ekmeğini yedikleri, suyunu içtikleri bu topraklara asla sırtını çevirmemiş. Yaptıkları birbirinden kıymetli çalışmalarla hakkını vermişlerdir. Türk kültür ve medeniyetini mazinin tozlu raflarından indirerek yeniden biçimlendirmişler ve milli şuuru harekete geçirmişlerdir. En nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yüksek kültür ve medeniyet değerleri üzerine inşa etmişlerdir. Evvela bu iki kelimenin kökenine baktığımızda kültür, Latince cultura’ dan gelir. İnşa etmek, işlemek ve süslemek anlamlarında kullanılır. Medeniyet ise Medine şehrinden gelir. Şehirli demektir. Bu yazımda ise sizlere Mümtaz Turhan’ın öğrencisi, Sinop/Boyabatlı hemşerimiz, Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar’ın “Bir Medeniyet Teorisi” isimliçalışmasını tanıtacağım. Buradan hareketle, kültür ve medeniyetin ne anlama geldiğinden bahsedeceğim. Çünkü o, bu eserinde meseleye dair özgün bir bakış açısı geliştirmiştir.Eser, toplamda beş ardışık bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, Kültür ve Medeniyetin İnsana Özgü Oluşu ismini taşımaktadır. Burada yazar, insanın kültür ve medeniyeti kendi tercihleriyle imkânlar dâhilinde oluşturduğunu belirterek bu meziyetin insanı diğer canlılardan ayırdığına dikkat çekmiştir. Beni ilk başta şaşırtan asıl nokta, yazarın burada hayvanların da düşünebilme özelliğini ifade etmesiydi. Oysa bu hususta şimdiye dek bildiğim, düşünmenin insanlara özgü bir ayrıcalık olduğuydu. Ancak devamını okuyunca gördüm ki meğer Özakpınar, hayvanların düşünmesini bilinçsizbir eylem olarak kastetmiş. İnsanların düşünmesini de bilinçli bir çabanın ürünü olarak belitmiştir. O, hayvanların düşünmesinin sadece algısal bir boyutta gerçekleştiğini söylemektedir. Mesela Türkeli limanından oltamızı denize salladığımızda oradaki balık, önce yemi algılayacak ve karnını doyurmak düşüncesiyle yeme yönelecektir. Ancak kendisini bekleyen tehlikeyi hesaba katamayacak, yani ava giderken kancaya takılıp avlanacaktır. Dolayısıyla Sayın Özakpınar ’ın burada, hayvanların düşünmesi olarak ifade ettiği husus, tek yönlü ve ilkel bir düşüncedir. Özakpınar, insanların düşüncesinin ise sadece algısal bir boyuttan olmadığını söyler. Bir işi yapmak üzere düşündükten sonra, bu düşüncenin doğru mu, yanlış mı, ahlaklı mı, ahlaksız mı olabileceğini de hesaba katar. Karar verir. Düşünceleri üzerine yeni düşünceler üretip hayvanlardan farklı, üst düzey düşünme gerçekleştirir. Mesela Türkeli’nde güneşli ve sıcak bir Perşembe günü, pazara önce öğle vakti çıkmayı düşünebiliriz. Sonra da aylardan Ramazan olduğunu, sıcağı ve kalabalığı hesaba katarak ikindiden sonra çıkmayı uygun bulabiliriz. Yani düşüncelerimiz üzerine yeni düşünceler inşa ederiz. Kültür ve medeniyet de üst düzey duygu ve düşüncelerin ürünü olduğundan yazar, onları insana özel bir tasarım olarak vurgular. “Kültür ve medeniyet insana özgüdür.” der.İkinci bölüm, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ’dır. Yazar öncelikle burada, insanların yaradılışından gelen merak ve sorgulama ihtiyacına dikkat çeker. Çünkü hepimiz duyularımızla algıladığımız bir bilgiye önce şüpheyle yaklaşırız. Onun doğru olup olmadığını anlamak için çeşitli sorgulama süzgeçlerinden geçirir, kanıtlar ararız. Örneğin birisinden çarpıcı bir bilgi öğrendiğimizde hemen: “Kimden duydun, nereden duydun?” diye bilginin doğruluk ihtimallerini sorgular, bulgular elde etmeye başlarız. Yazar da bu yüzden kültür ve medeniyet üzerine çok kafa yorduğunu, bu zamana dek bu alanla ilgili yazılmış, çizilmiş eserlerde kanıt eksikliği olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla kendisinin de bilimsel araştırma yöntemlerini kullanarak kültür ve medeniyet hususundaki eksikliklere yeni bulgular elde ettiğini haber vermektedir.Üçüncü bölüm Bir Medeniyet Teorisi’nde yazar, önceki bölümde bulduğunu ifade ettikleri kanıtları sunarak, bilimsel yöntemin ışığında kültür ve medeniyete yeni bir bakış açısı getirir. Çünkü daha önce bu alanda çalışmalar yapmış Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör gibi isimler kültürü insan yaşamında değeri olan maddi ve manevi ögelerin bütünü şeklinde tanımlamışlardı. Medeniyeti ise birden fazla kültürün bir araya gelerek oluşturduğu büyük yapı olarak ifade etmişlerdi. Yani bu kıymetli bilim adamlarımıza göre medeniyet kültürü değil, kültürler medeniyeti oluşturmaktaydı. Oysa Yılmaz Özakpınar, bu çalışmasında bir toplumda yer alan camiler, hamamlar, köprüler, yollargibi maddi ve resim, şiir, müzik gibi manevi sanat eserlerinin tamamını kültür olarak tanımlamaktadır. Onları meydana getiren her türlü değer, inanç ve ahlak nizamı ve töreyi ise medeniyet olarak ifade etmektedir. Yani bu bakış açısına göre Türkeli Merkez Cami’si, bir kültür ürünüyken, onu vücuda getiren İslam inancı da medeniyeti ifade eder. Hal böyle olunca da yazar, kültürlerin medeniyeti değil, medeniyetin kültürü doğurduğu sonucuna varmaktadır.Dördüncü bölüm, Eski Medeniyetler’ de yazar, ortaya koymuş olduğu yeni medeniyet teorisi ışığında eski Mezopotamya, Mısır ve Roma medeniyetlerini incelemiştir. Bu medeniyetlerin yıkılma sebeplerine değinmiş. Ona göre bu medeniyetler, köklü bir temele sahip olmasına rağmen zamanla içerisindeki ahlak, nizam ve değerlerin yok olmasından dolayı yerle bir olmuş. Medeni değerleri yıkılınca kültürleri de kaybolmuş; insanlar doyasıya yemiş, içmiş, eğlenmişler. İlkel bir hayat sürmeye mahkûm hale gelmişlerdir.Beşinci ve son bölümümüz olan Bugünkü Manzara ve Geleceğin Görünümü’ nde yazar, bugün dünyada yaşayan iki büyük medeniyeti, yani İslam ve Batı medeniyetini mukayese eder. Burada Batı medeniyetinde ahlak ve inanç sisteminin Hristiyanlıktan ayrı kalındığı için çöktük vaziyette olduğunu belirtir. Onu koskoca bir enkaz olarak niteler. Bu enkazı ayakta tutan tek direk ise kültürüdür. Yani bu tek dişi kalmış canavar güruhunu bugün yaşatan, bilim ve teknikteki gelişmeleridir. İslam medeniyetinin ise onlarca mezhep çatışmasına rağmen hala ayakta kalmasını özündeki iyilik, güzellik, ahlak nizamı gibi müthiş inanç ve değerler sistemine borçlu olduğu görüşündedir. Bu çatışmalara sebep olan temel düşünceyi ise İslam’ın din olarak kabul edilmekten öte, devlet yönetim biçimi yapılmak istenmesine bağlıyor. Oysa “İslamiyet bir dindir, devlet yönetim biçimi değildir.” vurgusuna dikkat çekiyor. Müslümanların birbirleriyle didişmekten ziyade bilim ile meşgul olması gerektiğinin altını çiziyor. Eser burada bitiyor.











