Değerli okurlarım. Bu haftaki yazımda sizlere yaşamımızın elimizde olmayan vazgeçilmezi, “Aşk” estetiğini anlatmaya çalışacağım. Her ne kadar anlatırsak anlatalım aşk ancak yaşanılarak öğrenilir. Dolayısıyla bu hususta her ne söylersek söyleyelim kelimelerimizin kifayetsiz kalacağının bilincinde olarak “Aşk”ı anlatmaya başlayalım.Yukarıda aşkı “hayatımızın vazgeçilmezi” olarak tanımladık. Eğer bu tanımı biraz açarsak; nasıl ki yemek yeme, su içme, oksijeni içimize teneffüs etme bedenimiz için olmazsa olmaz bir ihtiyaçsa, aşk da insan ruhu için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İnsan yaradılışı gereği hayatta hep sevmek, sevilmek, değer vermek ve görmek ister. Çünkü yaşam bir sevgi, aşk üzerine kurulmuştur. Hayattan bir şey beklemeden yaşayamaz insan. Fakat aşkı sıradan sevgilerden, hoşlantılardan ayırmak gerekir. Çünkü her sempati duyma, hoşlanma aşk değildir. O bambaşka bir dünyadır. Örneğin hayatımızda birçok kişiyi, nesneyi severiz fakat hepsini de hayatımızdan fazla sevmeyiz. Lakin içlerinde öyle kişiler ve öyle bir varlık olmalıdır ki biz onu canımızdan çok sevelim, “O olmadan benim hayatım anlamsız…” diyebilelim. İşte değerli okurlarım burada bizi bizden alan “Aşk” devreye girer. Kişinin kendisinden fazla sevmesi söz konusudur. Belaya denilen evettir aşk…Klasik (divan) edebiyatta da bundan dolayıdır ki sevgili her ne yaparsa yapsın aşık onu hep sevmelidir. Eğer aşık sevgiliden vazgeçerse demek ki kendini seviyor demektir. O halde o artık aşık değildir. Divan edebiyatının sanatına da terstir. Aşık her zaman sevmelidir. Sevgilinin kaşını çatmasından aşk acısı çekmesi gerekirken o bundan bir hayli zevk alır. Fuzuli bu yüzden der ki :Ya rab, belayı aşk ile kıl aşina beni (Ya rabbi,beni aşk belasına öyle alıştır ki)Bir dem belayı aşktan kılma cüda beni (Beni bir an olsun aşk belasından uzak tutma)Divan edebiyatındaki her şair aynı zamanda birer aşıktır.Sevgiliyi her zaman her şeyin en iyisine,en güzeline layık olarak kabul ederler. Dolayısıyla şiirlerini de sevgiliye layık olması için yazarlar. Bu da mükemmelin de mükemmelini gerektiren bir iştir. Kişinin içindeki aşkı bir şiire dökerek ispat etmesi…Aşık, bir müddet sonra aşık olduğu dilberi kusursuz güzellikte yaradan Allah’a aşık olarak Beşeri (dünyevi) aşktan İlahi aşka yükselir. Sevgili Allah olur şarap da Allah aşkı. Onu içen aşık sarhoş olur. Tıpkı Mecnun’un Leyla’nın aşkından çöllere düşüp başına kuşların yuva yapacak kadar kendini unutması, sonra Leyla yanına geldiğinde onu tanıyamaması, Allah aşkını tatması.Bundan dolayıdır ki, Divan edebiyatını anlamak ve açıklamak için onun temel taşı olan Kuran’ı Kerim ve Hadis’i Şerifler ışığında işlenen “Tasavvuf” düşüncesinin bilinmesi gerekir. Divan edebiyatının aşkıdır tasavvuf. Şimdi biraz tasavvuftan bahsedelim…Tasavvuf, eski Yunanca kökenli “Sofist” kelimesinden gelmektedir. Sofistler eski Yunan medeniyetinde zengin aile çocuklarına ev ev gezerek ders veren gezgin öğretmenlerdir. Zamanla bu kelime Arapça ve Farsça’ya “sufi” olarak geçmiş. İslamiyetin doğuşuyla birlikte Allah aşkını memleket aşırı diyarlara yaymak için giden hocalar için kullanılmıştır. Edebiyatımızdaki Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana gibi kişiler tanınmış sufilerimizdir.Tasavvufa göre aşk “Belaya denilen evettir. Cenab-Allah, tüm ruhları yaratınca onları dünyaya göndermeden önce bir araya toplayarak sorar: “Elestü bi rabbiküm? Yani “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” ruhlar da hep bir ağızdan. “Kalü Bela” Yani “Evet, sen bizim rabbimizsin.” derler. (Araf suresi 171,172) Bu meclise “Ezel Meclisi”de denir. Allah böylece tüm insanları birbirine şahit tutmuştur. Tasavvuf inancına göre de insanın Allah’a olan aşkı ilk olarak burada başlamış. Onu tanıyarak isteğini kabul etmişlerdir. Hatta bu yüzden Müslümanlıkta her doğan çocuk önce Müslümandır. Çevresi onu değiştirir.Kudsi bir hadiste Cenab-ı Hak: “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi istedim, sevdim ve yarttım.” der.Hz. Adem de (a.s.) şeytana aldanıp cennetteki yasak meyveyi yiyince Allah’a “Muhammed aşkına beni affet.” demiş. Allah’da ona: “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” diye sorunca, cennetteki bir ağacın üzerinde isminin yazdığını söylemiş. Ve Allah onu affetmiştir.Kuran’ı Kerim’de Allah (cc.) Peygamber efendimize der ki: “Vema erselna ke illa rahmete lil alemin.” Yani, “Ben seni ancak alemlere rahmet olasın diye yarattım.”Tasavvufçular, bunlardan anlaşılacağı üzere “Cenab-ı Allah, alemdeki her şeyi Peygamber efendimize (s.a.v) karşı duyduğu derin sevgi üzerine yaratmıştır. Yaradılışın özünde “aşk”vardır. O halde bize düşen görev de Allah’ı severek onun sevgisine nail olmaktır.” görüşünü savunurlar. Tüm ibadetlerini de cennet ve huriler için değil, “Allah’ın rızasını kazanmak için” yaparlar. Tüm insanlara, çiçeklere, böceklere Allah yarattığı için sevgiyle bakarlar. Onlarda Allah’ın tecellisini görürler.Tasavvuf sadece edebiyatımızla sınırlı kalmamış mimarimize müziğimize de yansımıştır. Ortaya konan eserlerin Allah’a layık olması söz konusudur. Yani nasıl Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u bir aşkın ürünüyse Mimar Sinan’ın Selimiye Camii’si, camilerimizde okunan Mustafa Itri’nin “Allahu Ekber”besteleri de aynı aşkın ürünüdür.Dolayısıyla Baki’yi Nedim’i Fuzuli’yi Şeyh Galib vb. anlamak için tasavvuf düşüncesinin iyi bilinmesi gerekir. Günümüz Yakın dönem edebiyatından Attila İlhan’ı, Sezai Karakoç’u anlamak için de divan edebiyatının bilinmesi gerekir. Attila İlhan’ın “Baki’ye Gazel” ve Sezai Karakoç’un “Mona Roza”şiirleri Divan Edebiyatı’nın aşkından etkilenmiştir. Hatta sonraki yazılarımın birinde “Mona Roza”yani “Bir gül” şiirini anlatmayı düşünüyorum. Son sözlerimi bu şiirden bir parçayla bitirmek istiyorum. ……………………..Kırgın kırgın bakma yüzüme roza(gül)Henüz dinlemedin benden türküler.Benim aşkım uymaz öyle her saza,En güzel şarkıyı bir kurşun söyler..Kırgın kırgın bakma yüzüme roza..……………………..Sağlıcakla kalın, kış gününde iyi giyinin.
Kaynaklar
- İskender Pala-Divan Edebiyatı
- Cihan Okuyucu-Divan Edebiyatı Estetiği
- Beşir Ayvazoğlu-Aşk Estetiği
- Mahmut Erol Kılıç-Sufi ve Şiir
- İskender Pala-Ansiklopedik Divan Edebiyatı Sözlüğü











