Gül, Klasik edebiyatımızda, şiirlerde yüzyıllar boyunca en fazla kullanılagelen çiçektir. Genellikle o, güzelliği ve ihtişamıyla sevgileye layık görülür ya da direkt benzetmeler yoluyla sevgili olarak farz edilir.Bülbül ise güzel ötüşleriyle doğayı çevreleyen, dinleyenlerini mest eden güzel bir kuştur. O da sevgilisine güzel şiirler yazıp söyleyen aşığın timsalidir.Gül ile bülbül arasında dillere destan bir aşk vardır. Bülbül güle aşıktır. Cıcıl cıvıl şakayışlarıyla ona güzel şiirler söyler. Gül ise çok nazlı olup bülbüle güzel kokusu dışında pek yüz vermez. Bu durum karşısında bülbülün aşkı azalacağı yerde bihassa alevlenir ve onun güzel kokusundan yüz bularak kanatlarını açıp süzülerek güle sarılmak üzere havalanır. Ancak bu sarılmanın sonu olacağının da bilincindedir o. Çünkü gülün keskin dikenleri vardır. Elindeki tek nakiti canını hiçe sayarak güle yaklaşır ve ona sarılır. Ne yazık ki beklenen an gelir, gülün dikenleri bülbülün ciğerlerini deler geçer ve onu öldürür. Ancak onun ciğerlerinden fışkıran kanları güle kırmızı rengini verir. Böylece gül artık kırmızı olur. Güzelliğine ihtişam gelmiştir.Gülü diğer çiçeklerden ayıran özelliği ise suya en fazla ihtiyacı olan çiçek olmasıdır. Sürekli sulanması lazımdır ki canlı kalabilsin. Bülbül ise onu ciğer kanlarıyla sulamıştır.Bahar mevsimi gül için adeta bir bayramdır. Sabah esen serin güzgar yapraklarını aralayarak bülbüllerine kokusunu asıp selam gönderir çünkü. Sonbahar yeli ise aksine onun için tam bir felakettir. Şiddetiyle onun yapraklarını etrafa dağıtır, tarumar eder.Gülün belki de en fazla mesaj veren bir diğer özelliği ise elden ele dolaşınca solmasıdır. Solunca kurur, kuruyunca bülbülünün kalbinde ölür. Onun için canını varen bülbül için hiçbir önemi kalmadığı için artık bülbülün de güzel ötmesine gerek kalmaz. Değerini yitirir çünkü








