Bir kedim vardı. Onunla arkadaştık sanki. Açık toprak rengi tüyleri, yeşil mercimek gibi gözleri ve uzunca kuyruğu ile hala gözümün önündedir. O bir kır kedisiydi. Tıpkı bir vaşak gibi, Türkçe kitabımdaki kediye de ne kadar çok benziyordu öyle. Ona ilk başta oradaki kedinin adını, yani Muki’yi koymuştum. Ancak benim için onun sıradan bir kedi olmadığını anlayınca, sonuna bir de “can” dedim; adı Mukican oldu.Mukican’la çok tatlı ve güzel günler geçirdik. Sıcak yaz mevsimini, soğuk kış günlerini paylaştık. Birlikte kırları, tepeleri aştık. Bir iki gün onu görmesem, evimizin garajına tırmanır; oradan penceremize doğru uzun uzun miyavlardı. Ben de ona biraz patlamış mısırla peynir verirdim. Bir kedinin patlamış mısır yemesi belki size alışıldık gelmeyebilir. Fakat benim kedim önce patlamış mısırları ağzına alır, sonra da başını havaya dikerek dişlerinin arasında kütür kütür kırardı. Hem yazar dede Muzaffer İzgü’nün kedisi Tekir, zeytin yerken iyi de benim kedim patlamış mısır yemiş çok mu? Onun iştahlı halini seyretmek ne de hoştu. Ayrıca her sabah ahıra, ineğimiz Sarıkız’ı sağmaya giden babannemin yolunu gözler ve bir peynir kutusu sütünü içmeden asla geri gelmezdi.O zamanlar ben henüz altıncı sınıfa gidiyordum. Bir sabah okula giderken ansızın takıldı peşime Mukican. Birlikte okulun yolunu tuttuk. O gün tenefüs aralarında defalarca bahçeye çıkıp aramış, fakat bir türlü bulamamıştım onu. Zihnimde paydos saatine kadar: “Acaba evin yolunu bulup, geri dönebildi mi?” soruları dönüp dolaşırken çıkışta birden bakkalın önünde gözüme ilişti Mukican. İkindi güneşine karşı merdivenlerde bir yay gibi gerilmiş, beni bekliyordu adeta. Sonra tekrar, güle oynaya birlikte evin yolunu tuttuk. O gün kedim, gözümde adeta bir kahraman oluvermişti.Akçabük’te gündüzler bir masal gibi biterdi. Akşam olup hava kızılımsı bir hal almaya başlayınca, kırda otlayan ineğimiz Sarıkız’ı almaya evden ben giderdim. Tabi Mukican’ı da saymamak olmaz şimdi. O da benimle birlikte gelirdi. Yolumuzun kenarlarını büyük meşe ağaçları, kestaneler, gürgenler ve palamutlar süslerdi. Tabi bizimki bunlardan da eksik kalır mı? Bildiğiniz o ağaç senin, bu ağaç benim bir durduğu yerde duramayan cambaz maymun uzun kuyruk Marsupilami gibi zıplayıp dururdu.Bir bahar başında ölüm, ansızın uğradı Mukican’a. Yemeden içmeden kesilmiş, bitap düşmüştü hay- vancağız. O ilacı dene, bu ilacı dene bütün ev halkı seferber olmuş, fakat bir türlü hayat döndürememiştik onu. Günden güne tükeniyordu kedim. Onun gözümüzün önünde çaresizce eriyip gitmesi ve de elimizden bir şeyin gelmemesi ne kadar acı vericiydi. Bir pazartesi, yine her zamanki gibi okuldan gelince doğruca çatıya, Muki’nin yanına çıktım. Sıcak bacanın dibindeki evine baktığımda Mukican, çoktan hayata gözlerini yummuştu.Küçükken bir kedisi ya da bir köpeği olmayan, onların dostluğunu ve sadakatini tatmayan ve onlarla oyunlar oynamayan bir kişi, onları ne kadar tanıyabilir ki? Ne bahtiyar bir çocuklukmuş ki bunların hepsini yaşadım. Hatırasıyla alışverişim hala devam eder. Hayvanları sevmeyenler, onlara şefkatini, göstermeyenler, insanları hiç sevemez derler. Ben de öyle düşünenlerdenim. Bir kedim vardı. Benimle sahiden arkadaştı.











