Bizler bu hayatta daima bir oyuncu gibi yaşar ve her daim onun bize sunduğu rolleri yerine getirmekle mükellefizdir. Ancak hayat bu ya; gün gelir önüne bir “dur!” ikazıyla çıkar ve kendi oyununu oynar. Ve o an artık bu dünya ile tüm münasebetimiz kesilmiş olur. Bu durumda ne bir saniyeyi ileri ne de bir saniyeyi geri alma gibi bir şansımız vardır. Özellikle de eğer giden değer verdiğimiz birisiyse elden gelen ne çare? Yanar yürekler yanar... Yananı söndürmeye ne gözden akan yaş kâfidir ne de gökten düşen kar. Verilen hiçbir teselli söndürmeye yetmez bu ateşi. Bir boşluktur içimizde durmadan büyür ve büyüdükçe de başı sonu görünmeyen bir uçurumdan aşağıya düşürür bizi. Üstelik biz bu uçurumdan düşerken, ortak mazimizden güzel duygularla yüklü hatıralar, birer göktaşı misali kalbimize çarpar ve çarptıkça daha da yaralar içimizi. Tabi bu esnada hayat yine boş durmaz -oyuncu kadrosu eksikliğinden olsa gerek- tutunmamız için önümüze birçok teselli dalları çıkarır. Ancak hiçbiri bizi avutmaya yetmeyeceği için biz bunlara tutunmak istemeyiz. Çünkü hayatın aslında ne kadar boş bir uğraş olduğunu, oyunların ne kadar gereksiz yere oynandığını o zaman fark ederiz. Aslında bu durumda, bir bakıma: “O gitti madem, o halde ben ne diye yaşıyorum burada?” diyerek kendi yaşamamızı sorgular ve bir an önce düşerek sonumuzun gelmesini bekleriz. Bu gerçekleşirse çünkü onun gittiği yere gidecek ve böylelikle ona tekrar kavuşabileceğimizi düşleriz. Gelelim tekrar boşluktaki düşme hadisemize. Düştükçe düşeriz, düştükçe düşeriz. Bu düşme olayı belki aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Tam sert bir zemine çakılıp sonumuzun geleceği anı beklerken ayaklarımızın altında bir yumuşaklık hissederiz. Aslında bu yumuşaklık, hayatın bize eteklerinde açtığı brandadır. Ve biz buraya düşeriz. Tam olarak gözlerimizi açıp olan bitene bir mana vermeye çalışırken elinde bir maskeyle hayat çıkar karşımıza ve bize şöyle der: “Sen uzun bir süredir çok büyük bir düşüş yaşadın, çünkü ben çok sevdiğin bir kişinin rolüne son verdim. Düştükçe düştün, düşerken de kalbin, bir hayli yara aldı. Benden koptun adeta. Seni tekrar kendime bağlamak için çok çabaladım ve tekrar bana tutunup bende yaşaman için sana birbiri ardınca “Teselli Dalları” uzattım. Ancak sen bunların hiçbirine tutunmadın. Doğrusu tutunmayı da istemedin. Hakkın da var aslında. Üstelik bana ne kadar kızarsan kız, ben bir yönetmenim sonuçta. Sizler de birer oyuncu. Ve az önce tam altımdaki sert kayaya çarpıp kendi oyununa son verecektin ki eteklerimde sana “Alışmak” adlı bu brandayı gerdim. Hatta elimde gördüğün bu şeyin adı da “Tebessüm Giymiş Mutlu İnsan Maskesi”. Başka türlü Alışma’ya alışman ve tekrar bana bağlanman çok zor olacaktı. Bu yüzden şimdi bu maskeyi yüzüne tak ve daha önce tutunmayı reddettiğin teselli dallarımdan en aşağıdakine yapışarak tekrar yukarıya doğru tırman. Ama şunu bilmeni isterim ki; yüzün için yaptığım bu suni maskeyi gözlerine yapamadım. Çünkü benim buna kudretim yetmez. Bu yüzden gözlerin eski gözlerin olarak maskede onlar için bıraktığım boşluklardan bakacak. Ancak bunu da dert etme, bundan sonraki oyunlarında onlar için gerekecek eski ferini yitirmiş roller veririm ben. Yüzün etrafına ne kadar yalan söylese de gözlerin söyleyemeyecek. Onlar düştüğün bu derin acının yükünü ben sana kendi oyunumu oynayana dek taşıyacak. Biraz sonra ilk daldan itibaren tekrar görüşmek üzere hoşçakal.” Ve bizler de en aşağıdaki daldan tırmanmaya başlayarak tekrar hayata döneriz. Başka şansımız yoktur çünkü. Bu durumda içinde bulunduğumuz ruh halini ister raylarından çıkmış bir trene benzetelim, isterse de yörüngesini kaybetmiş bir gök cismine... Velhasıl bu hususta her ne söylersek söyleyelim, kelimelerimiz kifayetsiz kalacaktır. Çünkü derdi ancak çeken bilir. Dolayısıyla böylesine keskin uçurumlarla dolu duygular anlatılmaz, ancak yaşanır. Son olarak Allah bir daha kimseye sevdiklerinin acısını göstermesin diyorum ve bir sonraki yazımda tekrar görüşmek üzere yazımı burada üç nota ile sonlandırıyorum...
Volkan KARAGÜLLE











