Vakit, ayazlı bir kış gecesinden sabaha dönüyor. Aracımıza bindik, Ayancık’tan yola çıktık. Eski Sinop yolunu kullanarak Şelaleler diyarı Erfelek’e gidiyoruz. Yenikonak’a varmadan yolumuz birden çay kenarından ormanın içine doğru kıvrılarak yükseliyor. Sanki Sinop’un çatısına tırmanıyoruz.
Dağların doruklarından aşağıdaki akarsu vadisine doğru sert rüzgarlar esiyor. Anlaşılan karasular patlamış. Yolun üstündeki hafif meyilli arktan yeniden sular akıyor. Arabayla üstünden geçince tekerlerimiz buz gibi suyun içinde yıkanıyor.
Kuzey Anadolu Dağlarının devamı olan bu dağlara önceden İsfendiyar Dağları deniyormuş. Güneşin şefkatli ışıkları, ormanın içinden doğru kıvrılıp giden yol üzerinde kimi zaman kendine bir yer edinip bir dalın ucundaki kristal kar tanesini suya çeviriyor. Bazen de yol kenarındaki çatal çeşmeden kana kana su içmeye inen bir ceylanın buğulu burnunu okşuyordu. Kızıl, ince bacaklı, sırtının üstü benek benek…O, bizim yolumuza mı çıkmıştı? Yoksa biz mi onun ormanından geçiyorduk? Burada kimi yerler ise gün ışığını hiç görmeden yine akşam oluyordu.
Ormanın uğultusuyla birlikte beliren gün ışıkları, bulutlara bir ok gibi saplanıyor. Diğer taraftan sanki turuncu bir süzgeçten geçer gibi yüzümüze yansıyor. Yol kenarındaki çam ağaçları ise sanki gelinlik giymiş gibi kar içinde.
Yol kenarından otostop çeken Cemil adında bir amcaya rastlıyoruz. Kışın gelmesiyle birlikte Erfelek’ten evine yeni bir soba alacakmış. Onu da arabamıza alıyoruz. Birlikte zamanında beden gücüyle sivri kazmalar yardımıyla oyulmuş kayaların arasından geçiyoruz. Cemil amca başlıyor anlatmaya:
“Hey gidi oğlum, zamanında bu yol rahmetli Atatürk’ümüzün talimatıyla açılmış. Kazmalar vuruldukça bir müddet sonra bu sert kayalara işlemez olmuş. Gazi Paşa’ya telgraf çekilmiş. Durum bildirilmiş. Sonra rivayet edilene göre Gazi Paşa’dan azim dolu bir cevap gelmiş:
“Kazmanın sivri tarafını vurunca bir çakmak büyüklüğünde taş parçası kopuyorsa yolu açmaya devam edin!”
“Böylece o zamanın şartlarında Türkeli’yi, Ayancık’ı, Erfelek üzerinden Sinop’a bağlayan bu yol açılmış. Bu yol öyle bir yol ki heyelan, sel gibi bir doğal afet durumunda diğer yollar çöker, kayar ama bu yol sapasağlam kayaların üzerinde kalır. Yüz yıl sonra da hizmet vermeye devam eder.
Yol güzergahı bir müddet daha ıssızlığın ortasından devam ettikten sonra kasabayı andıran bir köye ulaşıyoruz. Burası Ayancık ilçesine bağlı Hatip köyü. Eskiden çok cazibeli bir kasaba olduğu anlaşılıyor. Şimdi ise sadece birkaç hanenin bacasından duman çıkıyor. Anlaşılan bu köy, sonradan dışarıya çok göç vermiş.
Mescitdüzü köyüne geldik. Giderek Erfelek’e yaklaşıyoruz. Yol kenarındaki nadir köy evlerinin bacalarından dumanlar vakurca yükseliyor. Atık yollar düzleşiyor. Şelale tabelasına yaklaşınca önümüzdeki çatal yoldan sağa dönüyoruz. Yolumuzun üstünde iki köpek grubu karşı karşıya geliyor. Birbirlerine dişlerini göstererek hırlıyor. Başka bir köpek grubu ise ormanın içinden doğru her iki tarafa karşılık veriyor. Bembeyaz başörtüsüyle yaşlı bir kadın, ahşap bir evin sürgülü camına çıkmış; köpeklere bağırıyor. Anlaşılan buradaki köpekler arasındaki husumetlerin sebeplerini o da biliyor. O bağırınca köpekler birden susuyor. Sanki dut yemiş bülbüle dönüyor. Sakinleşip her biri bir tarafa dağılıyor. Böylece yolumuz tekrar açılıyor.
Sonunda Erfelek ana yoluna iniyoruz. Gideceğimiz yere ulaşıyoruz. Güzel manzaralarla dolu bir yolculuğun sonunda yazımızın da sonuna geliyoruz. Yine bir kış mevsimindeyiz. Sobanın üstünde kaynayan ıhlamur dolu bir çaydanlığın başında sağlıcakla kalın.
Volkan KARAGÜLLE-Erfelek, Ocak: 2026




