“İnsanlar için gayretlerinin karşılığı vardır!” (Necm-39)
Bugünkü yazımızın temelini yukarıda paylaştığım “ayet” oluşturuyor. Neden? Bu sorunun cevabını yazımın içerisinde ayrıntıları ile bulacaksınız. Sizler, yazımı okurken tanışmak ve kısaca hasbihal etmek fırsatımız olacak.
Otuz iki yıldır, kadim ülkemizin her köşesinde çalışan bir eğitimci olarak, her yeri canlara ait olağanüstü hikayelerle bezeli topraklarımızda insana dair görev ve sorumluluklarımın merkezine insan denen canı aldım. Yaşam yolculuğumun bu kısmında Türkeli ilçemizde bir süre konaklayacak, ilçemizin çok değerli çocuk ve gençlerine, onların temel rehberi olan yetişkinlere ulaşmaya, onlarla hasbihal etmeye çalışacağım. Bu sohbetler için Türkeli’nin Sesi Gazetesi bir kürsü vazifesi görecek.
Bende bu kürsünün sorumluluğunun bilincinde olarak sizlerle birlikte her hafta insan denen cana dair yola çıkacak, benimle birlikte bu yola çıkmak isteyen okurlarıma eşlik edeceğim.
Köşemizin adını “Manzaralı Rota” olarak koymayı uygun gördüm. Çünkü her yazımız insana dair bir yolculuk olacak. Bu yolculukların manzarasını da yine insan denen can oluşturacak. Şimdi koltuklarınızdaki yerlerinizi aldıysanız ve kemerlerinizi bağladıysanız yola çıkmaya hazırız demektir.
Yolculuğumuza çıkmadan önce gazetemizin ulaştığı ya da ulaşmadığı tüm inananların Ramazan Ayını tebrik ediyor, ibadetlerinin ve dualarının kabulünü diliyorum. Yolculuğumuz sırasında “dua etmek” konusuna da değinmeden geçemeyeceğim. Çünkü dua etmek bir kafeteryaya giderek çay-kahve sipariş etmek gibi bir şey değil. Duanın içinde başka bir şey var. Neyse yola çıkma zamanı efendim.
Girişi yapıp tanıştığımıza ve yolculuğumuza çıktığımıza göre, yazımızın başlığına neden bir ayet-i kerimeyi konu edindiğim sorusunun cevabına gelebilirim. Biliyorum, aklınızda “neden böyle bir başlık” sorusunun oluşturduğu merak duygusu var.
Hadi, şimdi kendimize sorular soralım. Bir taraftan yazıyı okurken diğer taraftan düşünmeye başlayın. Artık yola çıktık, durmak yok!
“Neden varız ve neden yaratıldık.?
“Bu dünyada bir arayış halinde olduğumuzun farkında mıyız? “
“Farkında değil isek gerçekten yaşıyor muyuz? “
“Farkında isek neyi arıyoruz? “
“Aradığımızı zannettiğimiz şey bir ömrün tükenmesine neden olacak bir hiç ise ne olacak? “
Bu sorulara verdiğimiz cevabın kalitesi aslına bakarsanız yaşam biçimimizin, kişisel ve toplumsal kültürümüzün içinde saklıdır. Olmasını istediğimiz yaşam ile şu an süren, gerçekleştirmeyi başarabildiğimiz yaşam arasındaki farka bakmak bir ömrün boşa harcanıp harcanmadığının cevabını rahatlıkla verecektir. Tabi, yaşam denen soyut kavramı okumayı biliyorsak. Belki de okumayı hiç öğrenmedik. İnsanın hayatında hiç var olmayan bir şeye ihtiyaç duyması mümkün olmadığına göre o şeyi hayatı boyunca talep etmeyecektir. Unutmayalım ki şikâyet ettiğimiz dünya aslında bizim zihnimizin yansımasıdır. Yani baktığımızda etrafımızda gördüğümüz her şey zihnimizin kendisidir.
Eğer hiç okumadıysanız ya da okumayı öğrenmediyseniz, okumaya da ihtiyaç duymayacaksınız. Başlangıcına ve bitişine bireyin karar veremediği hayat denen süre hepimize verilmiş bir hediyedir. Yaşam ise bu sürenin bizler tarafından nasıl ve nelerle doldurulduğudur. Gelinen noktada elde edilen yaşamsal doyum kişiyi memnun etmiyor ise bunun için başkasını suçlamak yersizdir. Yaşam bugüne kadar aldığımız kararların toplam sonucudur. Alınan kararların içerisinde “OKUMA” yok ise kocaman bir hayat boşa harcanmış demektir.
Önce derin uykudan uyanmak sonra kendimizin-çevremizin farkına varmak ve bize bir kez verilen yaşamın ve onun içinde var olan-var ettiğimiz her şeyin bilincine varmak, OKUMAK kavramının alt yapısını oluşturmaktadır. Sanırım burayı, kutsal kitabımızın ilk ayeti ile açıklamak durumundayım.” OKUMAK.”” ARAYIŞ İÇİNDE OLMAK” ile ilgili sorularımızı cevaplamadan önce “OKUMA” eyleminde kısa bir mola verelim.
Aslında bilindik bir muhabbet konusudur bu yazacağım. Kutsal kitabımızdan, kendince bir alıntı yapma merakında olan insanlar, kendilerine de bir övünme payı çıkarmak, kutsal kitabımıza sözde kutsiyet atfetmek için “dinimiz okumaya çok önem verir. Bu yüzden ilk emri “oku” olmuştur. Deme fırsatını hiç kaçırmaz. Çoğu zaman bildiği şeyler bu ezber cümlenin ötesine geçmez.
İlk emir, “Oku.” Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"tan yarattı.
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
(Alak Suresi, vahiy bilgisinin insanı olgunlaştırmadaki önemini belirtmektedir. Buna göre yaratanı tanımak, ilmin de dinin de temelini teşkil eder. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet içinde iki defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.)
Şimdi Cebrail tarafından, ayetin peygamberimize indirildiği o güne ve geceye geri dönelim. Zifir karanlık bir mağaranın içinde, kendine neler olduğunu anlamayan, ilahi bir korku içerisinde titreyen, alemlere rahmet olarak gönderilen bir insan. Aniden mağaranın içerisinde oluşan bir ışık huzmesinden kendine ulaşan ses ile irkilir. Bu ses ona “OKU” der. “Ben okuma bilmem.” Cevabını verince o ilahi ses ayetin devamını bildirir. “Yaratan rabbinin adıyla oku!”
Karanlık bir mağara, bir ışık parçası bile yok. Defter yok, kitap yok, üzeri yazılı bir deri parçası… Hiçbir şey yok. Peki, alemlere rahmet peygamber neyi okuyacaktır. Sureye adını veren alak” kelimesi aslında apaçık bir cevabı içeriyor. Varoluştaki, varoluşundaki olağan üstülüğü okuması isteniyor. Burada hem insanın hem de içine doğduğumuz dünyada var olan her şeyin oluşundaki olağanüstülüğü fark etmemiz isteniyor. Bu fark ediş için insanın kalp gözünün açık olması gerekiyor.
Çünkü, organ olan göz ile sadece bakabiliriz. Kalp gözü ise “GÖRMEK” eyleminin gerçekleştiği yerdir. Dil, sesleri çıkarırken kalp asıl olan mesajı okur. Tabi ki burada bilgi sahibi olmaya itirazımız yok. Biliyoruz ki bilgisi olmayanın fikri de olmaz. Bilgi ancak okuyan, duyan, gören ve söyleyen kalp ile anlamını bulur. Yüzyıllardır devam eden karanlığımızın nedeni kalplerimizin ve onun en yakın dostu olan aklın körleşmesidir.
“Ve geceleyin, ya akıl edip de düşünmez misiniz.” (Sâffât Suresi 138) Görüleceği üzere “okumak ve dua etmek” gelişi güzel kullanılmaması geren bir kavramlardır.
Aslına bakarsanız bütün insanlar kalplerinin içindekiler kadar, kalplerinin kapasiteleri kadar okuyabilirler. Tabi ki bunda içine doğdukları kültürün etkisini göz ardı edemeyiz. Eğer içine doğduğunuz kültür “korku kültürü” ise ve o kültürün aktarıcısı “yetişkin kültür robotları” korkutmaktan ve korkmaktan başka bir şey öğretmiyorlar ise arayışımız o kadar zorlaşacak görmemiz o kadar güçleşecektir. Neyse, şimdilik kültür konusuna girmeyelim. Çünkü içinde yaşadığımız korku kültürü başka bir yolculuğumuzun konusu olacak.
Yolumuza kaldığımız yerden devam edelim. İnsan kalbindekilerin imkân verdiği kadar okuyabilir. (Her insanın kalbi birer havuzdur. Bu havuzu neler ile doldurduğumuz ve nerelerden doldurduğumuz unutulmamalıdır. İşte bir başka yolculuk konusu daha) ve kalbinin okuyabildiği kadar bir arayış içerisindedir. İşte şimdi yolculuğumuzun ana sebebine geldik. İnsanlar yaşamları boyunca neleri ararlar? Gelin şimdi bir arayış yolculuğuna çıkalım. Bu arada arayış yolculuğunun duraklarından birisinde “dua etmek” ne anlama gelir? Sorusuna da cevap vermiş olacağız.
İnsanoğlu tüm yaşamını fark etmeden, arayarak yani varoluşunun anlamını arayarak geçirir. Baktığımızda arayışın sekiz farklı durağı sekiz farklı kavramı olduğunu ifade edebilirim. Herkes kalbinin elverdiği kadar bu duraklardan birine ulaşmaya çalışırken bu kavramlardan birisini yaşam amacı haline getirir. Peki, nedir bu arayış durakları ve yaşam amacı haline getirilen kavramlar?
Söylemeden geçemeyeceğim. Kapitalizm denen ekonomik model ve onun tüm dünyaya yayılmış taşeronları insanın bu arayış macerası üzerinden güzel para kazanır. İç dünyamızdaki boşlukları paraya tahvil eder. Nasıl mı? İnsanın bir ömür boyu peşine düşüp aradıklarını okuyup keşfettikçe nasıl bir kazanç kapısı olduğunu da göreceksiniz. Görebilmek sizin kalbinize kalmış.
1-MUTLULUK ARAYIŞI
Arayışın ilk ve en basit olduğu düşünülen basamağıdır. İnsanlığın tamamı neredeyse bu basamakta sıkışıp kalmıştır. Mutluluk, bütün özlemlere, bütün İsteklere, eksiksiz bir biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç anlamına gelir.
PEKİ, BU MÜMKÜN MÜ?
İÇİNİZDE BUNU BAŞARAN VAR MI?
Kısaca “haz almak” olarak tanımlayabileceğimiz mutluluk sürekliliği olmayan, kesintiye uğrayan bir duygudur. Duygularında bir sürekliliği yoktur. Bir nedenle oluşur ve bir nedenle kaybolur. Sınavdan 100 alırsın ve artık mutlusundur. Ama az sonra çok sevdiğin arkadaşın sana selam vermeden yanından geçer ve artık mutsuzsundur. O zaman şu soruyu sormak gerekmez mi? Neden sürekliliği olmayan bir duygunun peşinde bir ömür harcanır? Neden hazzın peşinde bir ömür tüketilir? Bazı insanların yaşam amacı hep mutlu olmaktır. Bu nedenle bütün enerjisini bu arayış yolunda harcar. Bir süre sonra aranan mutluluk bir ömür mutsuzluğun kaynağı haline gelir. İnsanın yaşamının devamlılığını sağlayan, organizmayı ayakta tutan olumsuz duygulardır. Korku sizi uyanık tutup önlem almaya sevk ederken haz ise sizi uyuşturup gerçeklikten koparır.
Mutlu olmayı istememiz doğal; ancak onu bir takıntı haline getirip onu aramak geri tepip bizi daha mutsuz edebilir. Son olarak, herkes için geçerli bir mutluluk reçetesi olmadığını bilmeliyiz.
Yunan mitolojisinde mutluluğa dair bir hikâyeye göre; Tanrılar, insanlar mutluluğu arasın ve böylece kıymetli olsun diye saklamaya karar verirler. Biri der ki, "Göklerin en uzağına saklayalım." Diğeri, "Denizin en dibine..." Öbürü, "Ormanın en kuytusuna saklayalım," diye belirtir. Sonunda biri der ki, "İçlerine saklayalım. Oraya bakmak akıllarına gelmez."
İnsanoğlunun büyük çoğunluğunun bu arayış içerisinde olduğunu söylemek pekte zor olmasa gerek. Hazzın peşinde olan insanın dönüp, içine bakmak aklına gelmez.
Dualarımızda hep haz üzerine kurgulanmıştır. Yaratan dan istediklerimiz bize ulaşırsa sonsuz mutlu olacağımızı sanırız. Bu nedenle dua etmek kafeye gidip çay siparişi vermeye benzemez. Bu nedenle yaratan, “insanlar için gayretlerinin karşılığı vardır.” Demiştir.
O bize cenneti değil “gayret içerisinde olmayı” müjdeler. Yaşamını mutluluk yani haz üzerine kuran insanlar kayıptadır. Yaşamının merkezine neyi alırsan ancak ona ulaşabilirsin.
2-COOL OLMAK ARAYIŞI
PEKİ, NEDİR COOL OLMAK?
Bir duruş ve bir tavır olarak “cool”, Afrika’da ortaya çıkmış ve daha sonra köle ticaretiyle Batı’da yayılmaya başlamıştır. Cool davranış, mahkûmların açık bir şekilde isyan etmek yerine, otoritenin baskılarına ve eziyetlerine alaycı bir kayıtsızlıkla karşı çıkmaları demektir. Mahkûmların otoriteyi görmezden gelen, bu kendi onurlarını koruma tavrına “cool” denmeye başlanır ve bu deyiş zamanla yerleşir.
Göreceğiniz üzere gençlerimize daha yolun başında yollarını şaşırtan “cool” kavramının bizim anlattığımız kavram ile bir ilişkisi yok.
Bugün cool olmak; güzel ya da yakışıklı olmaktan hatta zengin ya da güçlü olmaktan bile çok daha çekici bir özellik. Cool kişiler, cool yerler, cool markalar, cool kentler, insanları kendilerine çekiyor.
Olaylar karşısında hiç istifini bozmayan, heyecanlanmayan, kendi bildikleri gibi davranan bu insanlar, başkalarını umursamadıkları için cool bulunurlar. Bunun bir adı da narsizm dir. Ve bu bir kişilik bozukluğudur.
İnternet üzerinde “Havalı olmanın kodları çözüldü, okulda nasıl havalı olunur? Okulda havalı olmanın yöntemleri nelerdir? Öğrenmek istiyorsanız tıklayın!” Gibi cümlelere çokça rastlarız. Bu cümleler üzerinden çoktan bir kayboluşu yaşayan insanlara hayaller satılır. Bu ve benzeri cümleler her şeyi özetliyor aslında. Size sunulan reçeteyi okur ve hayatınıza uygularsanız cool olacağınızı sanırsınız. Bu kavram üzerine gayret içinde olursanız içinize dönüp bakmak aklınıza bile gelmez.
Cool olmak mümkün mü? Milyonlarca insanın, birilerinin hayatına öykünerek (takipçisi olduğunuz sözde ünlülere,sosyal medya fenomenlerini getirin aklınıza) kendi yaşamlarını tükettiği günümüzde her şeyin kısa sürede tüketildiği duygusal açlar dünyasında boşa bir arayıştır. Cool olmak sizin öz benliğinizden kopuşunuz anlamına gelir ki ararken kaybolursunuz.
3-POPÜLER OLMAK ARAYIŞI
PEKİ, NEDİR POPÜLER OLMAK?
Belli bir dönem için geçerli olan, hızlı üretilen ve hızlı tüketilen kültürel ögelerin bütünü…
«HERKESİN İLGİ ODAĞI OLMAK İSTEMEK»
PEKİ BU MÜMKÜN MÜ?
“Okulda ve yaşamda popüler olmak için bilgiler.”
-Saçınız açık olsun,
-En fazla iki arkadaşınız olsun,
-Herkese güvenmeyin,
-Çantanıza fazla şey alın,
-Her şeyden çekinmeyin,
-Çoğu teneffüste tek takılın,
-Dikkat çekmeye çalışın,
-Hayvanlara ilgi gösterin gibi abuk sabuk tavsiyelere internet ortamında rastlamak çok kolay.
Ya da popüler olmak için ölüm diyeti yaparak vücudu yemeği kabul etmez hale gelen kadın haberleri sizlere tanıdık geldi mi?
İşte gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arayış daha. Bir insan yaşam denen hediyeyi gerçekleşmeyecek bir şey için neden harcar? Ya da yaşamının tamamını başkalarının onu nasıl gördüğü üzerine kurgular?
Günümüz insanının haz aralığı 3 saniyeye kadar düşmüşken birilerinin sürekli ilgi odağı kalabilmek mümkün değil. O zaman ilgiyi üzerinde sürekli tutabilmek için kendin olmaktan vaz geçmen gerekiyor. (Bu uğurda her türlü ahlaki zafiyeti göze alan magazin dünyasına bakmak gerekiyor.) Yani sen, aslında kendin değil hep başkalarının istediği kişi olmak zorunda kalacaksın. Tüm gayretini bunun üzerine yönlendirirken aslında dönüp içine bir kere bile bakmayacaksın.
4-PRESTİJ ARAYIŞI
PEKİ, NEDİR PRESTİJ ARAYIŞI?
«KENDİNİ SÖZDE ÇOK DEĞERLİ BİR ŞEYLE İLİŞKİLENDİRME ÇABASI»
PEKİ BU MÜMKÜN MÜ?
O değer verdiğin şeyin senden haberi var mı? Koluna taktığın marka bir saat ya da kullandığın telefonun markası seni değerli kılar mı? Yoksa sen o markanın esiri mi olursun? İnsan yeryüzünde biricik ve tektir. Onu değerli ve anlamlı kılan buteklik içinde olma halidir.
İnsanların Gözünde Prestijli Olmak İçin Bunlara Dikkat Edin(!) Cümleye dikkat edin lütfen. Size ne yapmanız gerektiğini, sizin için neyin doğru olduğunu söylüyor. Oysa ki çocuk ve gençlerimiz en çok kendilerine ne yapmaları gerektiğinin söylenmesinden rahatsız olurlar. Bu cümlede asıl dikkat etmemiz gereken şey, bizden kendi adımıza düşünmekten vaz geçmemizi istemesidir. “Biz senin için neyin iyi olduğunu biliriz.” “Sen dert edip düşünmeyi bırak.” “Söylediğimizi yapman yeterli.”
İnsan kaçınılmaz olarak yaşamını anlamlı kılmak adına kendini değerli olduğunu düşündüğü bir şey ile ilişkiye sokmak ister. Ama bunun yöntemi bu mudur? İnsanlar taraftarı olduğu takımın ya da oy verdiği partinin militanı olmuşçasına başkalarının canını acıtır. Sözde prestijli bir mekânda çekilen bir fotoğrafın Instagram’da paylaşılması senin hayatına ne değer katar? Aslında sen doğuştan değerli, biricik ve tek olduğunu, süper gücünün de bu biriciklik olduğunu çoktan unutmuşsun. Yani dönüp içine bakmanın zamanı çoktan geçmiş.
5-PARA ARAYIŞI
PEKİ, NEDİR PARA ARAYIŞI?
Varlığı dert yokluğu yara. Kimi maden ocaklarında ter döker birazcık olsun diye kimi masasına Nusret’i çağırır da binlerce aç insanı doyuracak miktarı bahşiş diye döker.
Para konusunu tanrılaştıran insanlar en tehlikeli gruptur.
Paranın yaptırabileceği şeyleri görmek dehşet verici!
Hep kazanmak, daha çok kazanmak…
BU MÜMKÜN MÜ?
İnsan oğlu bu noktada kendini karanlık bir kuyuya atıp kendi özünden uzaklaşıyor. Daha fazla kazanmak için hırsızlık normalleşiyor herkes kendi hırsızını yaratıyor. Gelinen noktada ise toplumun gözünde “çalıyor ama çalışıyor” anlayışı temel değer oluyor. Para hırsı ile paraya ulaşma gayreti milyonların hakkına el uzatmaya dönüşüyor. İnsan ve toplumlar giderek özlerinden koparak kendine yabancılaşıyor. Geriye kalan körleşmiş kara bir kalpten başka bir şey olmuyor.
6-MÜKEMMELLİK ARAYIŞI
PEKİ, NEDİR MÜKEMMELLİK ARAYIŞI?
Robin SHARMA, Mükemmellik Rehberi hazırlamış ,101 ders ile işte ve yaşamda daha iyi olmanın reçetesini hazırlamış. Kendi özünden kopmuş kendi gerçekliğine yabancılaşmış insan daha kendisinin farkına bile varamadan mükemmel olma arayışına dalmış durumda.
Her şeyde birinci olma, daha iyisi olma uğraşısı…
Maalesef insanlar yaptıkları hiçbir şeyden memnuniyet duymaz ve “daha iyisini yapmalıyım” der.
Evin hanımı için kekin lezzetli olması yetmez, çünkü kek daha çok kabarabilirdi. O keki yapma gücüne ve imkanına sahip olabilmenin değerini çoktan unutmuştur. O esnada dünyanın dört bir tarafında kaç çocuk açlıktan ve önlenebilir hastalıklardan ölmektedir. Evin hanımının aklına bu sorularda hiçbiri gelmez.
Çocuk sınavdan 90 alır ama babası neden yüz almadın diye hayıflanır. Ve o çocuk büyüyünce babası olur. O çocukta babası gibi bir daha asla içine dönüp bakmayacak insanı insan yapan değerleri başka yerlerde arayacaktır. Her insan yeryüzünde biricik ve tektir ve bunun bir nedeni vardır. Bu nedenle mükemmel insan yoktur. Kendini mükemmellik ile aldatan insan vardır.
HEP MÜKEMMEL OLMAK….
BU MÜMKÜN MÜ…? SONU NARSİZM..
Sayın yolcularımız son iki durağımız kaldı. Beklemeden yola devam edelim.
7-ETKİ BIRAKMA ARAYIŞI
PEKİ, ETKİ BIRAKMAK NE DEMEKTİR?
Haberlerde görmüştüm. Haber, genç bir delikanlının kız arkadaşını etkilemek isterken 23. Kattan düştüğünü anlatıyordu. Etkilemek ya da etki yaratmak insanın kendine ve çevresine karşı ciddi bir sorumluluktur.
Kuvvetli bir biçimde sarsmak, nüfuz etmek…
Çok az insanın ayaklarının yere bastığı arayış basamağıdır etki yaratmak basamağı…
Sınır tanımayan doktorları bilirsiniz. Tıp fakültesinin dünyanın en iyi okullarında bitiren bu insanlar para ile beş taş oynamak yerine dünyanın dört bir yanında yaşayan ihtiyaç sahibi insanlara koşuyorlar. Bu insanlar yüce gönüllü insanlardır… Sanırım bu insanlar varoluşlarını daha kıymetli bir şey ile ilişkilendirme çabası içerisindeler. Bu insanlar için içlerine bakıyorlar diyebilirim.
PEKİ NEDEN?
VE ETKİ YARATMAK İÇİN BU KADAR UZAKLARA GİTMEYE GEREK VAR MI? DÜNYA DA BİR ETKİ BIRAKMAK…
Peygamberler etki insanlarıdır. Her bir peygamber ömrünü, insanlığın kalp gözünün açılmasına aracı olmak, varoluştaki olağanüstülüğü görebilmesi için insanlığın iyiliğine vakfetmiştir. Ama geldiğimiz noktada insanoğlunun kalp gözünün açıldığını, varoluştaki olağanüstülüğü görebildiğini söylemek pek mümkün değil.
Üç ilahi dinin ilk emirlerine bakalım isterseniz. İslam dininin ilk emri “OKU.” Dünyanın her yerinde yaşayan Müslüman coğrafyalarına ve toplumlarına baktığımızda okumayı bir değer olarak gördüklerini söylemek pek mümkün değil. Yılda altı kişinin bir kitap okuduğu ülkemizde okumanın pek tercih edilen bir eylem olduğunu söyleyemiyorum.
Hristiyanlığın ilk emri “SEV.” Hristiyan dünyanın insanı sevdiğini söyleyebilir miyiz? Ahtapot gibi sardığı tüm coğrafyalarda kan ve göz yaşı hâkim. Kendi çıkarları ve ekonomilerini sürdürülebilir kılabilmek için yokluk içindeki coğrafyalarda zulümler devam ediyor.
Yahudiliğin ilk ilk emri “YAŞAT.” Kendi varlığının devamı için insanlığın yaşam hakkını kendisi isterse veren bir anlayış yıllardır sadece Filistin de ve Gazze de gözü dönmüş bir şekilde öldürmeye devam ediyor. “Yaşat” emri çoktan bir nostalji haline dönüşmüş durumda.
Tabi ki insanlığın sağlıklı tekamülü ve güzel ahlak üzere indirilmiş olsa da üç inanç sisteminin bugünkü temsilcileri olan toplumlar inanç sistemlerinin özünden çoktan uzaklaşmış durumdalar. Görüleceği üzere etki yaratmak ciddi bir sorumluluk olduğu kadar sonuçları itibarı ile bekleneni vermeyebiliyor. Farabi, “Fasık Toplum” tanımı ile bu durumu çok güzel özetlemiştir. “Neyin iyi olduğunu bilmesine rağmen toplumların kötüyü tercih etmesini izah etmeye çalışmıştır, fasık toplum tanımı ile.
Anne babalar da etki arayışında olan insanlardır. Onların etki alanı daha dar kapsamlıdır. Onlar kendi çocuk ya da çocuklarını etkilemeye görüldüğü kadarı ile iyiye ve güzele sevk etmeye çalışırlar. Onların anlayışına göre bir anne ve baba çocuk için neyin iyi olduğunu bilir ve her şeyi onun iyiliği için yapar. Baktığınızda iyi niyetli bu anlayış aslında hiçte öyle değildir.
Kendi kalp gözünü ömrü boyunca hiç fark etmemiş birisi, bir çocuğun kalp gözünü nasıl görür hale getirecek? Korku kültürü içinde yetişmiş kültür robotu olmuş bir anne baba için tek gerçek korkarak yetişmiş yeni bir neslin oluşumuna destek vermektir.
Dünyanın en kolay ve kısa süreli zevkli işi, bir çocuğun dünyaya gelmesine aracı olmaktır. Peki, o çocuğun kendi potansiyelini keşfederek yaşama hazırlanması, bu ne olacak? İşte bunun için kendi potansiyelini fark etmiş, korkmadan büyümüş, kendini ve çevresini seven, öz benliği gelişmiş yetişkinlere ihtiyaç var. Sözde anne ve baba, çocuğuna yaptığı öğüt ve nasihatin akşamdan sabaha etki yaratmasını ve çocuğun kendi istediği gibi davranmasını bekliyor. Beklenen etki ortaya çıkmadığında ise bedensel, zihinsel, sosyal ve ruhsal istismar başlıyor.
“İnsanın anavatanı çocukluğudur” Bu anlayışı düstur alarak çocuk yetiştirmeyi hedef eden anne babaların olduğu “değerler toplumuna “çok uzaktayız. Şimdilik, korku toplumunun yetiştirdiği kültür robotlarından çocuklarımızı korumamız gerektiğini düşünüyorum.
Öğretmenlerde, kanımca etki arayışında olan insanlardır. Ve tüm dünyada öğretmenler gelecek neslin yetiştirilmesi için çok değerli ve onurlu bir görevi yetine getirmektedir. Öğretmenleri en çok üzende kendilerine göre onca çaba harcamalarına rağmen çocukta beklenen değişimi harekete geçirememesidir.
Etki yaratma çabası insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan 10.000 yıl içinde doğada ve çevrede olağanüstü etkiler ve değişimler meydana getirmiştir. Sanırım insanı etkilemek çok kolay olmamıştır. İnsan kime hayranlık duyuyorsa onu izlemeyi tercih ediyor. Bu nedenle öğretmenler öğrencileri için hayranlık uyandıran kimseler olmalıdır. Etki yaratmak, hayranlık uyandırmak takip eden insan sayısını artırmak kolay değildir. Adalet, tutarlılık, koşulsuz saygı gibi değerler toplamına sahip olmanız gerekir. Bu değerleri izlenecek bir içeriğe dönüştürme becerisini, iletişim becerileri olarak tanımlayabiliriz. Öğretmenin en önemli becerilerinden birisi iletişim becerisidir.
Kısaca etki yaratma aşamasına gelen çok nadir insan vardır. Bu insanlar kalpleri ile dünyayı görürler. Onlar için dünya meşakkatli bir yolculuktur. Onlar, insanları kendilerine benzetmeyi değil farklılıklara saygı duymayı öne çıkarırlar. Yoksa bir çocuğu ya da öğrenciyi kendimize benzetmek etki yaratmak değildir. Amaç onun kendi potansiyeli içinde gelişimine aracı olmaktır.
BIRAKALIM ETKİ BIRAKMAYI
ETKİ YARATMAK KOLAY MI…?
8-HAKİKAT ARAYIŞI
Bu basamakta duran, bu durağa ulaşan insan sayısı maalesef çok az.
Peki, nedir “HAKİKAT ARAYIŞI?”
BU DÜNYAYA NİÇİN GELDİK? BARIŞI VE HUZURU SAĞLAMAYA MI?
ADALETİN HÜKÜM SÜRMESİ İÇİN ÇABALAMAYA MI? GÖNÜLLERDE SEVGİ TOHUMLARI YEŞERTMEYE Mİ? NE İÇİN? HAKİKAT BİZİM ANLAYIŞIMIZA KALMIŞ…BENİM ANLATTIKLARIMDA SİZİN ANLAYIŞINIZ İLE SINIRLI…
İnsanoğlu eğer özgür olmak istiyorsa ne aradığını görmeli, bu arayışın onu yok oluşa sürüklediğini fark etmelidir. (Para, prestij, cool olmak vb.) Hayatımızın tam ortasında değerler olmalıdır. Bir insanın kalbi bu değerler ile yoğurulmalıdır. BU NEDENLE
VAZGEÇMEK ÖZGÜRLÜKTÜR…
HAKİKATİN PEŞİNDE OLMAK… TÜM ARAYIŞLARIN ZİRVESİ VE KUTSALIDIR. GÖREMEDİĞİN BİR ŞEY UĞRUNA MÜCADELE İÇİNDE OLMAKTIR. BU İNSANLAR HAKKI PAYLAŞMA ÇABASI İÇERİSİNDEDİRLER…
İNSANLIĞIN GELDİĞİ YERE BAKTIĞIMIZDA İYİMSER OLMAK ZOR. GELDİĞİMİZ NOKTADA ONLARI SUÇLAYABİLİR MİYİZ? ONLAR, HAKİKATİN PEŞİNDE OLMAYI VE HAKKI PAYLAŞMA YOLUNU KENDİLERİNE DERT EDİNDİLER.VE BU DERT UĞRUNA GAYRET ÜZERE OLDULAR…
TAKİP EDECEĞİMİZ YOL, BİZİM HAKİKATİMİZDİR!
PEKİ, SEVGİLİ KARDEŞİM. SENİN ARAYIŞIN NEDİR? SEN NEYİ DERT EDİNDİN? SEN BU ARAYIŞTA GAYRET İÇERİSİNDE OLDUN MU?
SENİN HAYATTA YARATTIĞIN ETKİ NEDİR?
ALLAH NE İSTEDİĞİN İLE İLGİLENMEZ. DUA, KAFEDE GARSONA ÇAY SİPARİŞİ VERMEK DEĞİLDİR. İSTEDİĞİNE ULAŞMAK İÇİN NE KADAR GAYRET İÇERİSİNDE OLDUĞUN İLE İLGİLENİR…
O ZAMAN YOLCULUĞUMUZU BAŞLADIĞIMIZ ŞEKİLDE BİTİRELİM… İNSAN İÇİN YANLIZCA GAYRETİNİN KARŞILIĞI VARDIR. (NECM/39)
İNSANIN GAYRET ETMESİ İÇİN HİÇBİR SINIR OLMAMALIDIR. HAYAT
NE KADAR KÖTÜ GÖRÜNSEDE NEFES ALDIĞIMIZ MÜDDETÇE UMUT DA VARDIR.
İlk yolculuğumuzun sonuna geldik. Sakın kimselere randevu vermeyin de yeni bir yolculukta tekrar bir araya gelelim. Gelirken yanınızda yeni yolcular getirmeyi unutmayın efendim.
Manzaralı Rota da tekrar görüşmek üzere.



