1. KISIM
Lev Nikolayeviç Tolstoy, Rus yazar ve asker.
Tüm zamanların en etkili yazarlarından birisi olan Tolstoy’un edebiyatını anlatmak, değerlendirmek için gazetemizin sayfaları, yolculuğumuzun süresi yeterli gelmeyecektir. Aynı zamanda yeni yetme bir yazar olarak Tolstoy külliyatını değerlendirme hadsizliğine sürüklemek istemem kendimi.
Haddimi bilerek Tolstoy’un yazıma başlığını da koyduğum “İnsan ne ile yaşar?” İsimli kısa ama dev hikayesini temel alarak insan denen cana doğru sizlerle yeni bir yolculuğa çıkmak istiyorum.
Yolculuğumuzun yeni rotasında yazıma neden bu başlığı koyduğuma dair kafanızın içerisinde şimdiden “neden böyle bir başlık” sorusunun oluştuğunun farkındayım. Merakınızı gidermek için bu yazımın önünüzde açacağı rotaya benimle birlikte girmeniz gerekiyor.
“Biz yola çıkmaya hazırız” diyorsanız araçtaki yerlerinizi alınız ve kemerlerinizi bağlayınız. Manzaralı Rota ile insana dair yeni bir yolculuk başlıyor.
Ben bugünkü yolculuğumuza doğup büyüdüğüm çocukluğum ve ilk gençliğime ait anılarımın oluştuğu Ordu ilinden çıkıyorum. Yazmanın en sihirli yanı yolculuğa hepimizin ayrı duraklardan yola çıkmasına rağmen, aynı araçta yani gazetemizin ya da okuduğumuz kitabın sayfalarında bizi bir araya getiriyor olmasıdır diye düşünüyorum. Ben, Ordu da bilgisayarımın başında yazımı oluşturan kelimeleri tuşlayıp ekranda görünür hale getirirken sizler kim bilir kendinizle hangi kişisel yolculuğunuzdasınız? Ama bu yazı gazetede yayımlandığında ve sizler yazıyı okumaya başladığınızda hepimiz Manzaralı Rotada bir araya gelmiş aynı dertle dertlenmeye, aynı yolda ilerlemeye başlayacağız.
Hadi o zaman yola devam edelim canlar.
Tolstoy’un yazıya adını verdiğim kendi küçük ama derdi büyük kısa hikayesini sanıyorum lise yıllarımda okumuştum. Okumaya aşık birisi olarak bu hikâyenin yazılmasına neden olan derdin ne olduğu üzerine düşündüğümü söyleyemem. İlk gençliğimde okuduğum hiçbir şeyi bugünkü gibi kalp gözüm ile okumadığımı itiraf etmeliyim. O zamanlarda insana dair konularla alakadar olmama rağmen “can” kavramı hem düşün dünyamda hem de duygu dünyamda yer almıyordu. Son bir ay içerisinde üç kez okuduğum bu hikâye insan denen cana dair yolculuklarımızda yeni bir durak olsun istedim.
Neden mi? İnsan varoluş arayışında muhakkak bazı ruhsal silahlar ile donanmış olmalıdır ya da yolculuğu sırasında bazı değerlere ihtiyacı olacağını bilmelidir.
Ne demek istediğimi iki insanın birlikte yapacağı bir yolculuk üzerinden anlatmak isterim. Bu iki insan arkadaş olabileceği gibi eş olabilirler. İkisi de başlangıçta yüksek bir heyecan, isteklilikle beraber yola çıkmak ve yürümek için can atıyor olabilirler. Ama bir süre sonra heyecan ve istek azalır, önce homurdanmalar sonra söylenmeler başlar. Daha henüz kısa bir yol alınmışken biri diğerini çok hızlı yürümekle diğeri yavaş kalmakla ya da kendisini engellemekle suçlar.
Yola devam ettiğimiz bu sırada gözlerinizi kapatmanızı ve bir soru sormanızı istiyorum.
“Yarın bir yere yolculuğa çıkacaksınız. O yer hep gitmek isteyeceğiniz bir yer olsun. Yanınızda birisini de götürme imkânınız var. Yola çıkacağınız o sırada yanınızda kimin olmasını ve kimi götürmek istersiniz?”
Annemi, babamı, en iyi arkadaşımı, eşimi vb. cevaplar verdiğinizi duyar gibiyim. Neden en iyi arkadaşını da bir başkasını değil. Ya da o kişi neden sizin en iyi arkadaşınızda bir başkası en iyi arkadaşınız olamıyor. Biri diğerinden daha mı mükemmel? Hangi özelliği ile sizin en iyi arkadaşınız olmayı hak ediyor? Gelin şimdi bu soruya cevaplar vermeye çalışalım.
Benim en iyi arkadaşım çünkü;
-Eğlenceli,
-Beni anlıyor
-Bilgili
-Yol gösterici
-Sıkıcı değil
-Hoş görülü
-Neşeli gibi cevaplar kendini gösteriyor.
Yanımızda olmasını istediğimiz kişi ne kadar bize benziyorsa, bizim etrafımızda görmek istediğimiz kriterlere ne kadar sahipse o kadar kendimizi güvende hissediyoruz. Aslında bu aradıklarımız o kişide bulunduğu için değil biz onda görmek istediğimiz onda görünüyor. İşte bu nedenle şunu söyleyebilirim.
Yanımızda götürmek istediğimiz kişilerin dışında, herkesten önce biz istesek te istemesek te bizimle beraber gelecek olan birisi var. Bu kişi kendimizden başka birisi değil.
Aslında bir insanı kendimiz için olmazsa olmaz koşul haline getirmek hem bizim için hem de onun için çok ağır bir yüktür. Onu kendimiz için olmazsa olmaz bir varlık haline getirdiğimizde kendimizi seçeneksiz bırakıyoruz. O kişinin de özgürlüğünü kısıtlıyoruz. Bu kişi bir süre sonra muhakkak özgür olmak kendisini bulmak kendi gerekçeleri ile yaşamak isteyecektir. Dolayısı ile iki insan beraberlikleri dışında birbirlerini özgür bırakmalıdır ki güven içinde kendi varoluş yürüyüşlerine devam edebilsinler.
İnsan nereye giderse gitsin önce ve daima yanında kendisini götürür. Bu nedenle aynı yolu yürüyeceği kişinin de kendisine benzemesini ister. Çünkü insan kendisine benzeyeni sever. Bunun, kendisi için daha güvenlikli olduğuna inanır. Aslında sosyal alanımızda bulunan insanları bizler kendi gerçeklikleri ile değil kendi gerçekliğimiz ile algılarız. Önce onları kendi zihnimizde istediğimiz forma oturtur sonrada bu formata uygun bir şekilde hareket edip davranmasını isteriz.
Tam bu noktada çatışma başlar. Çünkü insanoğlu sürekli olarak bir başkasının istediği kişi olmaktan hoşlanmaz. Bu sebeple başlangıçta çeşitli yönlendirmelere itiraz etmese de bir süre sonra ilk itirazlarını seslendirmeye başlar.
Yolculuğa başlayacak kişilerin kendileri ve çevreleri ile ilgili farkındalıkları yüksek olmalıdır. Yani yürüyecekleri yolun beraberinde getireceği zorlukları aşmalarını sağlayacak donanıma sahip olup olmadıklarını görebilmek için kendi içlerine bakmalıdırlar. Aynı zamanda hayatlarına kattıkları kişinin de birisi ile birlikte yürüyebilmek için gerekli ruhsal olgunluğa sahip olup olmadığını bilmek gerekir. Bunun için önce kişinin kendisini sonra yanındakini gerçekçi bir gözle tanıması gerekir.
Kişi kendisine şunu muhakkak şunu sormalıdır. “Ben bu kadını-erkeği hayatıma dahil etmek istiyorum ama onun kendi gerçeklinin farkında mıyım yoksa kendi zihnimde ideal bir kadın-erkek mi yarattım?” Çoğu zaman insanlarla ilgili gerçekliği kendi zihnimizde çarpıtır ve zihnimizde ideal bir kişi yaratırız. O kadın-erkek ne zaman ki kendi gerçekliği ile davranmaya başlar işte o zaman çatışma ve kavgalar kaçınılmazdır. Şu cümle ile o kadar çok karşılaşıyorum ki “ben ona çok güvenmiştim, en iyi arkadaşımdı ve beni hayal kırıklığına uğrattı.”
Kusura bakmayın ama siz onu görmek istediğiniz formata soktuğunuz için kendi kendinizi hayal kırıklığına uğrattınız. Bu durum diğer kişi için de ayı şekilde işler. O da sizi kendi zihninde bir formata sokarak sizi kendisi için tercih edilir kişi haline getirmeye çalışır. Yine de insan bu çatışmalar nedeni ile kendisini suçlamamalıdır.
Hepimiz yaşamı hatalarımız ile deneyimler ve öğreniriz. Yeter ki bir başkasına bilerek zarar verme bilincinde olmayalım. Eğer böyle bir durum var ise bu bir kişilik bozukluğudur. İnsan yürümek isteyeceği yolun zorluklarına uygun donanıma ve farkındalığa sahip değil ise hayal kırıklıkları ve çatışmalar kaçınılmazdır.
Tolstoy’un hikayesini yolculuğumuza konu etmem işte bu açıklamaya çalıştığım durumla ilişkilidir. İnsan ne ile yaşar? İsimli hikâyede adı geçen ve tanrı tarafından cezalandırılmak için dünyaya gönderilen meleğin durumu yukarıda açıklamaya çalıştığım yolculuk için donanıma hazır olma durumu ile yakından ilişkilidir.
İnsanların canını almakla görevli olan bu melek bu görevi yapacak donanıma ve farkındalığa sahip olmadığı için kendi yaşam yürüyüşünde aksıyor, Yaşamla ilgili üç gerçeği (sırrı) öğrenmek için dünyaya insanların arasına karışmakla cezalandırılıyor. Sonrasında ibretlik olağanüstü bir hikâye ortaya çıkıyor. Tolstoy, aranması gereken üç gerçek üzerinden hepimize bir insanlık dersi veriyor.
Hadi, şimdi hikâyenin içine usulca girerek yolculuğumuza devam edelim. Bir taraftan canlar yaşam yolculuklarına devam edebilmek için yanlarına neler almalıdır? Sorusuna cevaplar verelim hem de üç gerçeğin neler olduğunu öğrenelim. Manzaralı Rota yolcuları, yaslanın arkanıza, boş verin başka şeyleri de sohbete devam edelim.
Tolstoy’un ölümsüz eseri "İnsan Ne İle Yaşar" insan ruhunun taşıması gereken, değerler üzerine inşa edilmiş kısa bir hikayedir. İnsanın dünyadaki varoluş amacını sorgulayan felsefi bakış açısıdır. Kitabın kalbinde Tanrı tarafından üç sorunun cevabını araması için yeryüzüne gönderilen melek Michael vardır. Aslında Michael insan denen candır. Michael aracılığı ile bizden kendi arayış yolculuğumuza çıkmamızı ister Tolstoy.






